0:00
Herkese merhaba. Hadi gelin sizi bir
0:02
yolculuğa çıkarayım. Bir imparatorluğun
0:04
küllerinden ve inanılmaz zorlu bir
0:06
savaştan yepyeni bir ulusun Türkiye
0:08
Cumhuriyeti'nin doğduğu o ilk anlara
0:10
gidiyoruz. Bakalım bu genç devlet Devler
0:12
Arenasındaki ilk adımlarını nasıl atmış.
0:15
İşte bütün bu anlatacağımız hikayenin
0:17
kalbindeki soru da tam olarak bu. Bu
0:20
aslında sadece bir tarih anlatısı değil.
0:22
Bu kelimenin tam anlamıyla bir hayatta
0:25
kalma ve stratejik zeka öyküsü. gencecik
0:28
bir cumhuriyetin kurtlar sofrasında
0:30
kendine nasıl yer açtığını gelin hep
0:31
birlikte inceleyelim. Ve macera nerede
0:34
başlıyor? Tabii ki Lozan'da. Burası her
0:37
hamlenin dikkatle hesaplandığı dev bir
0:40
diplomatik satranç tahtası gibiydi.
0:42
Mesele sadece bir barış anlaşması
0:44
imzalamak değildi. Mesele uluslararası
0:47
alanda tanınmak ve en önemlisi
0:49
egemenliğin ne demek olduğunu herkese
0:52
kabul ettirmekti. Şimdi şöyle bir
0:54
düşünün. yeni bir devletsiniz ve en
0:57
büyük korkunuz ne olur? Dış müdahale
0:59
değil mi? İşte o dönemde büyük güçlerin
1:02
bir ülkenin iç işlerine karışmak için
1:04
kullandığı en popüler bahane azınlık
1:06
haklarını korumaktı. Türkiye'nin bu
1:08
tuzağa kesinlikle düşmemesi gerekiyordu.
1:11
Ve işte burada müthiş bir diplomatik
1:13
deha görüyoruz. Türkiyetinin önüne iki
1:15
seçenek kondu. Azınlıkları ya ırk ve
1:17
etnisiteye göre tanımlayacaklardı ki bu
1:19
sonu gelmez tartışmalara ve müdahalelere
1:21
kapı açardı ya da çok daha net bir yol
1:24
seçeceklerdi. Türkiye ikincisini seçti
1:26
ve dedi ki hayır bizim için azınlık
1:28
tanımı basittir gayrimüslimler. Bu
1:31
hamleyle dış güçlerin kullanabileceği
1:33
bütün o etnik bağlantı kapıları tek
1:35
seferde kapatılmış oldu. Konu bitti.
1:37
Lozan'daki bir diğer süper güç, bir
1:39
diğer sihirli kelime ise mütekabiliyet
1:42
idi. Yani karşılıklılık. Bu özellikle
1:45
Yunanistan'la kurulacak o hassas güç
1:47
dengesi için Türkiye'nin elindeki en
1:49
sağlam kozdu. Anlamı çok basit aslında.
1:52
Sen benim vatandaşıma ne yaparsan ben de
1:54
senin vatandaşına aynısını yaparım.
1:57
Bunun en somut, en net örneğini nerede
1:59
görüyoruz? Türkiye ve Yunanistan
2:01
arasındaki o hassas dengede
2:03
Yunanistan'daki Türklerin sahip olduğu
2:05
haklar birebir Türkiye'deki Rumların
2:07
haklarına bağlandı. Yani ne oluyordu?
2:09
Yunanistan Batı Trakya'deki Türklere
2:11
yönelik olumsuz bir adım atsa bunun
2:13
sonuçlarının anında İstanbul'daki
2:15
Rumlara yansıyacağını biliyordu. Bu
2:17
resmen bir sigorta mekanizmasıydı.
2:19
Mükemmel bir denge. Lozan bitti, masadan
2:22
kalkıldı ama her sormedi. Geride iki
2:24
tane devasa ve bir o kadar da kritik
2:27
miras kalmıştı. Musul ve Hatay. Ve bu
2:29
iki sınır sorunu Türkiye'yi birbirinden
2:31
tamamen farklı iki stratejiyi izlemeye
2:33
zorlayacaktı. Bu soru gerçekten de
2:35
insanın aklını kurcalıyor, değil mi?
2:38
Yani Kurtuluş Savaşı'nı kazanmışsın,
2:40
bağımsızlığını ilan etmişsin. Neden
2:42
gidip de petrol fışkıran bu kadar
2:44
değerli bir bölgeyi bırakasın ki? Cevap
2:46
tek bir kelimede gizli. Pragmatizm.
2:49
Bakın 1926'daki Ankara anlaşması aslında
2:53
tam bir stratejik takastı. Türkiye sonu
2:56
gelmeyecek çok maliyetli bir savaşa
2:58
girmek ve istikrarsız bir sınıra sahip
3:00
olmak yerine Musul, Kerkük ve
3:03
Süleymaniye'yi İngiliz mandasındaki
3:05
Irak'a bıraktı. Ama karşılığında ne
3:07
aldı? Hem kalıcı güvenli bir sınır hem
3:10
de 25 yıl boyunca bölge petrol
3:12
gelirlerinin %10'unu. Bu idealist bir
3:15
hayalperestlikten çok bir realistin
3:17
zaferiydi. Musul'da pragmatik bir çözüm
3:20
vardı, uzlaşma vardı ama Hatay, Hatay
3:23
bambaşka bir hikaye. Burada bir mücadele
3:25
var. Karşımızda da o dönemin Birleşmiş
3:28
Milletleri gibi olan Milletler
3:29
Cemiyeti'nin bir komitesi var. Ve resmen
3:32
bir böl ve yöne taktiği uyguluyorlar.
3:34
Yaptıkları şey o kadar kurnaz ki bakın
3:37
adımlara. Önce güya tarafsız bir komite
3:40
kuruyorlar. Sonra nüfusu kaydederken hat
3:43
aileler diye yazmak yerine insanları alt
3:45
kimliklere bölüyorlar. Bölgedeki bariz
3:48
Türk çoğunluğunu alıp sen sünnisin, sen
3:50
Alevsin, sen Türkmensin. Parçalara
3:53
ayırıyorlar. Peki amaç ne? O yekppeare
3:55
Türk nüfusunu kağıt üzerinde paramparça
3:58
edip yapay bir şekilde azımlık gibi
4:00
göstermek. İnanılmaz bir diplomatik oyun
4:02
bu. İşte Türkiye burada Musul'daki gibi
4:05
uzlaşmacı davranmadı. O tavır gitti,
4:07
yerine kaya gibi sert, sonuna kadar
4:09
direnen kararlı bir duruş geldi. Ve bu
4:12
zorlu diplomatik mücadele en sonunda
4:14
başarıya ulaştı. Bu da bize neyi
4:16
gösteriyor? Türk dış politikasının o
4:18
dönem ne kadar esnek olabildiğini.
4:20
Gerektiğinde uzlaş ama gerekirse de
4:23
hakkın olan için sonuna kadar savaş.
4:25
Takvim yapraklarını biraz ileri saralım.
4:28
1930'lara gelelim. Avrupa'da kara
4:31
bulutlar toplanmaya başlıyor. İtalya'da
4:33
Mussolini, Almanya'da Hitler
4:36
yayılmacılık rüzgarları çok sert esiyor.
4:39
E Türkiye'nin de bu yeni ve büyük
4:41
tehdide karşı bir hamle yapması
4:42
gerekiyordu. Ve o dönemin sihirli
4:45
kelimesi neydi biliyor musunuz? Statiko.
4:48
Yani mevcut durum korunsun. Türkiye'nin
4:51
derdi yeni topraklar kazanmak,
4:53
maceralara atılmak falan değil. Tek ve
4:55
net bir amacı var. O kanla terle
4:58
çizilmiş mevcut sınırları ne pahasına
5:01
olursa olsun korumak. İşte bu statiko'yu
5:03
korumak için 1934'te Balkan paktı
5:06
imzalandı. Ama bu paktın çok çok önemli
5:08
bir detayı var. Bakın anlaşma üyeleri
5:11
birbirine karşı koruyordu. Yani bir
5:12
Balkan ülkesi diğerine saldırırsa hep
5:15
beraber savunacaklardı. Güzel. Ama ve
5:17
burası çok kritik. Dışarıdan İtalya ya
5:20
da Almanya gibi büyük bir güç saldırırsa
5:22
ortak savunma zorunluluğu yoktu. Bu bir
5:24
hata mıydı? Hayır, tam tersine bu
5:27
Türkiye'nin kendini devasa bir Avrupa
5:29
Savaşı'nın ortasına atmamak için aldığı
5:31
son derece bilinçli ve akıllıca bir
5:33
tedbirdi. Peki tüm bu yaşadıklarımızdan,
5:36
Lozan'dan, Musul'daki uzlaşmadan,
5:38
Hatay'daki mücadeleden, Balkan Pakt'aki
5:41
o ince ayardan ne öğrendik? Genç
5:43
Cumhuriyetin dış politikasının DNA'sı,
5:46
temel kodları nasıl oluştu? Gelin şimdi
5:49
bütün parçaları birleştirelim. Sonuç şu:
5:52
Erken Cumhuriyet dönemi dış politikası
5:54
revizyonist değildi. Yani mevcut
5:56
sınırları değiştirme, yayılma gibi bir
5:58
derdi yoktu. tamamen realisti.
6:00
İdeolojilerle, büyük hayallerle değil,
6:02
tamamen pragmatizmle, sabırla ve en
6:05
önemlisi güvenliği her şeyin önüne
6:07
koyarak hareket ediyordu. Her sorun
6:09
kendi özel şartlarında değerlendiriliyor
6:11
ve o an için en akılcı çözüm neyse o
6:13
uygulanıyordu. Ve geldik kapanışa. Sizi
6:16
üzerinde düşünmeye davet edeceğim o son
6:18
soruya. Yaklaşık 100 yıl önce bu kadar
6:21
zor şartlarda oluşturulmuş bu pragmatizm
6:23
ve stratejik dikkat ilkeleri günümüzün
6:26
bu karmaşık, bu kaotik dünyasında hala
6:29
bir anlam ifade ediyor mu? O günlerden
6:31
bugüne ne gibi dersler çıkarabiliriz?
6:33
İşte bu üzerine kafa yormaya gerçekten