Auzef Gündelik Hayatın Sosyolojisi 2025-2026 Vize Soruları
https://lolonolo.com/2026/05/01/gundelik-hayatin-sosyolojisi-2025-2026-vize-sorulari/
https://lolonolo.com
Show More Show Less View Video Transcript
0:00
Selamlar. Hepimiz her gün kendi
0:02
hayatımızı yaşadığımızı, her şeyin
0:03
kontrolümüzde olduğunu sanıyoruz. Dili.
0:05
Peki arka planda tıkır tıkır işleyen o
0:08
görünmez kurallar? Bugün sıradan ve
0:10
basit gibi görünen gündelik hayatımızın
0:12
ardındaki gizli sosyolojiyi adım adım
0:15
çözeceğimiz bu incelemeye hoş geldiniz.
0:18
Hazırsanız hemen başlayalım. Hemen
0:20
sorayım. Sabah içtiğiniz o kahveden
0:22
tutun da iş yerindeki o anlık
0:24
tepkilerinize kadar gerçekten ipler
0:26
tamamen sizin elinizde mi yoksa toplum
0:28
dediğimiz o devasa kuklacı bizi gizliden
0:31
gizliye yönlendiriyor mu? İnsan durup
0:33
düşünmeden edemiyor. Bu soru bizi kendi
0:35
alışkanlıklarımıza dışarıdan bir gözle
0:37
bakmaya zorluyor aslında. Bakın bugün
0:40
tam da bu gizli sosyolojiyi çözeceğiz.
0:42
Yol haritamızda şunlar var. Önce aynaya
0:45
bakıp birey ve gündelik etkileşimler
0:47
diyeceğiz. Sonra oturma odasına geçip
0:50
kültür endüstrisi ve Frankfurt okuluna
0:52
uğrayacağız. Oradan sokağa çıkıp
0:54
fenomenolojiyi en sonunda gökyüzüne
0:56
bakıp makrosyolojiyle o büyük resmi
0:59
göreceğiz. Hadi ilk turağımızla yani
1:02
mikro dünyamızla birey ve gündelik
1:04
etkileşimlerle başlayalım. Kamerayı
1:06
iyice yakınlaştıralım. Doğrudan aynadaki
1:08
yansımamıza bakıyoruz. George Herbert
1:11
Meet'in sembolik etkileşimcilik
1:12
teorisine göre şu ben dediğimiz şey
1:15
aslında iki parçadan oluşuyor. Bir
1:17
tarafta toplumun, ailenizin, kısacası
1:20
dış dünyanın omuzlarınıza yüklediği
1:21
beklentiler var. Meet buna sosyal benlik
1:24
yani me diyor. Bu bizim öğrendiğimiz
1:27
kurallar bütünü. Diğer tarafta ise bu
1:29
kurallara karşı verdiğiniz o anlık
1:31
tamamen özgür ve yaratıcı tepki var. Bu
1:34
da bireysel benlik. Yani yani bizler
1:37
toplumun dayattığı sembolleri öylece
1:39
yutmak zorunda olan pasif kuklalar falan
1:41
değiliz. Neyin ne anlama geldiğini
1:43
bizzat seçen aktif varlıklarız. Bence bu
1:45
harika bir detay. İşin içine biraz da
1:48
tiyatro katalım. Irwin Goffman'ın o
1:49
meşhur dramaturji kavramı tam olarak
1:51
bunu yapıyor. Goffman'a göre şu
1:53
yaşadığımız toplumsal hayat aslında dev
1:55
bir tiyatro sahnesinden ibaret. Bizler
1:58
de sürekli etrafımızdakilere bir vitrin
2:00
yani bir ön sahne sunuyoruz. Düşünsenize
2:03
en yakın arkadaşınızla kafede
2:04
oturunkenki o rahat, kaygısız
2:05
tavırlarınızla patronunuzun karşısında
2:07
koltuğa oturuşunuz bir mi? Kesinlikle
2:09
değil. Farklı sahnelerdeyiz, farklı
2:11
maskeler takıyoruz. İşte hayat böyle
2:13
koca bir oyun. Peki ya kural dışına
2:16
çıkarsak? Geleneksel ana akım
2:18
sosyolojiye sorsanız kural dışı veya
2:20
sapkın bir davranışın faturasını hemen
2:22
bireye keser. Ailesi kötü, çevresi
2:24
yozlaşmış, yanlış sosyalleşmiş der
2:26
geçer. Odak noktası hep bireyin o
2:28
sorunlu geçmişidir. Ama Howard Becker'ın
2:31
etiketleme teorisi olayı tamamen tersine
2:33
çeviriyor. Becker der ki, "Hayır, sistem
2:36
önce kuralları koyar. O kurallara
2:38
uymayanın alnına da sapkın damgasını
2:41
bizzat kendisi yapıştırır. Yani etiketi
2:43
yaratan sistemin ta kendisidir. Nereden
2:46
baktığınız, gördüğünüz sorunu nasıl da
2:48
tamamen değiştiriyor, değil mi? Evet,
2:50
sıradaki durağımız kültür endüstrisi ve
2:53
Frankfurt okulu. Odak noktamızı biraz
2:55
daha genişletiyoruz. Aynanın başından
2:57
kalkalım artık. Oturma odamıza geçelim.
3:00
Tükettiğimiz o müzikler, filmler,
3:02
diziler, bunlara neomarksist eleştirel
3:05
teorinin gözlüğüyle bakacağız. Ama önce
3:07
şu Frankfurt okulunun dramatik tarihine
3:09
dair çok bilinen bir yanlışı hemen
3:10
düzeltelim. Enstitü 1933'te falan
3:13
kurulmadı. Aslında 1923'te kuruldu.
3:15
1933'te olan şey Nazi baskısı yüzünden
3:18
bu düşünürlerin her şeyi bırakıp sürgüne
3:20
gitmek zorunda kalmasıydı. Ta ki 1950'de
3:23
Max Horkheimer ve Peodor Adorn
3:24
yönetiminde Almanya'ya dönene kadar en
3:27
büyük teorik fırtınayı da işte bu
3:28
dönüşten sonra kopardılar zaten. Peki
3:30
neydi bunların dertleri? Çok net.
3:33
Aydınlanma aklına ve pozitivizme karşı
3:35
amansız bir savaş açmak. Yanlış
3:37
anlamayın. Bilime karşı falan
3:39
değillerdi. Onların isyanı bilimin
3:42
sadece sayılara, hesaplara indirgenip
3:44
doğaya ve insanı hükmetmek için
3:46
kullanılan ruhsuz bir araca
3:48
dönüşmesiydi. Onlara göre aklı sadece
3:51
bir tahakküm aracı olarak kullanırsanız
3:53
bilim insanı özgürleştirmez. Tam aksine
3:56
teknokratik dev bir kafesin içine
3:58
hapseder. Burada karşımıza o efsanevi
4:00
kavram çıkıyor. Kültür endüstrisi.
4:02
Horkheimer ve Adorno bize şunu söyler.
4:04
Günümüzde tükettiğimiz o kültürel
4:06
ürünler bağımsız birer sanat eseri
4:08
olarak doğup da sonradan
4:09
ticarileşmezler. Mesela o yaz aylarında
4:11
her yerde bangır bangır çalan pop
4:13
şarkısını veya dev bütçeli bir Hollywood
4:15
gişe filmini düşünün. Bunlar daha kalem
4:17
kağıda değmeden önce kitlelere ulaşıp
4:19
maksimum karı getirmek üzere piyasa için
4:21
tasarlanmış fabrikasyon ürünlerdir.
4:23
Kültür artık bir sanat falan değil. bas
4:25
bayağı bir sanayidir. Gelelim 3. bölüme.
4:28
Fenomenoloji ve görünüşlerin ardındaki o
4:30
gizli hakikat. Şimdi Ankapı'dan diş yeri
4:33
adımızı atma, gündelik gerçekliğimizi
4:35
zihnimizde nasıl aktif olarak
4:36
işlediğimize bakma vakti. Ekranda
4:38
gördüğünüz Edmond Huster'ın o müthiş
4:40
sözünü bir düşünün. şeylerin aslında
4:42
nasıl göründüklerini saptamak onların
4:43
nasıl olduklarını saptamak demektir.
4:45
Bakın geleneksel bilim dış dünyayla
4:47
aramızda hep bir duvar örer. Ama Huster
4:49
bu duvarı adeta balyozla yıkıyor. Diyor
4:51
ki bir şeyi insan bilincinde nasıl
4:53
doğrudan deneyimliyorsanız onun asıl
4:55
gerçekliği zaten odur. Görünüş ve öz
4:57
bilişte tamamen bir bütündür. Tabii bu o
5:00
kadar kolay değil. Huser bunu başarmak
5:02
için epoke yani paranteze alma denilen
5:04
bir yöntem öneriyor. Kavram biraz ağır
5:06
gelebilir biliyorum ama aslında bu sizin
5:09
zihniniz için bir nevi fabrika
5:11
ayarlarına dönme tuşudur. Dünyayı
5:13
gerçekten anlamak istiyorsak ona dair
5:15
bildiğimiz tüm o önyargıları, toplumdan
5:17
ezberlediğimiz verili bilgileri bir
5:19
kenara bırakmalıyız. O bilginin
5:21
bilincimizde sıfırdan en saf haliyle
5:23
nasıl kurulduğuna odaklanmalıyız. Ancak
5:25
o zaman gerçeği görebiliriz. Husel
5:28
zihinde bir devrim yaptıysa Hry ile
5:30
Febre de bunu doğrudan sokağa tam
5:32
kalbine indirdi. Yıllar boyunca sosyal
5:34
bilimler, devlet, ekonomi gibi kocaman
5:37
yapılara odaklandı. bizim yemek
5:38
yememizi, uyumamız veya sabah otobüse
5:40
binişimizi falan pek ciddiye almadı ama
5:43
Lefebre oyunu değiştirdi. Diyor ki,
5:45
"Devleti ele geçiren bir devrim veya
5:48
ideoloji eğer komşuluk ilişkilerinizi, o
5:51
basit gündelik hayatınızı
5:52
değiştiremiyorsa tamamen başarısızdır.
5:55
Gündelik hayatı alıp sosyolojinin tam
5:57
merkezine koyuyor. İşte tam burada
5:59
müthiş bir entelektüel savaş başlıyor.
6:02
Hatırlayın biraz önce konuştuğumuz
6:03
Frankfurt okulu ne diyordu? Kültür
6:05
endüstrisi insanların beynini yıkadı.
6:08
Hepimiz pasif edilgen kurbanlarız. Ama
6:10
Michel de Certo masaya yumruğunu vuruyor
6:13
ve bu kurban psikolojisine şiddetle
6:15
itiraz ediyor. Certo'ya göre sıradan
6:17
insanlar hiç de aptal değildir. Bizler
6:20
sistemin bize dayattığı ürünleri kendi
6:22
lehimize çeviren kurnaz taktiklerle
6:24
sistemi sürekli hackleyen oldukça aktif
6:27
failleriz. Kurban değil oyuncuyuz. Ve
6:31
son virajdayız. 4. bölüm makrosyoloji
6:34
yani en tepeye o büyük resme bakıyoruz.
6:37
Kamerayı artık gökyüzüne çeviriyoruz.
6:39
Bireylerin çok ötesinde her şeyi
6:41
yukarıdan kontrol eden o devasa görünmez
6:44
iskeleyi görme zamanı. Emile Durkaim ve
6:47
onun pozitivist sosyolojisi bizim o
6:49
anlık duygularımızı veya olaylara
6:51
yüklediğimiz öznel anlamları hiç
6:52
umursamaz. Durkim çok çarpıcı bir
6:54
benzetme yapar. Toplum suyu oluşturan
6:57
H2O sentezi gibidir. Nasıl ki hidrojen
6:59
ve oksijen birleştiğinde bambaşka kendi
7:02
yasaları olan yeni bir şey yani suyu
7:04
yaratıyorsa insanlar bir araya
7:06
geldiğinde de onlardan bağımsız kendi
7:08
kurallarını dayatan o devasa makine yani
7:11
toplum oluşur. Tabii bu devasa makine
7:13
her zaman tıkır tıkır işlemiyor. Çatışma
7:15
teorisine baktığımızda bunun tarih
7:17
doyunca nasıl evrildiğini görüyoruz.
7:19
Klasik dönemde Carl Marx toplumdaki
7:20
çatışmanın tamamen ekonomi yani üretim
7:23
araçlarının mülkiyeti etrafında
7:24
döndüğünü söylüyordu. Ama modern döneme
7:26
geldiğimizde Ralph Dahrendorf bu işi
7:28
güncelliyor. Ona göre modern dünyada
7:30
asıl büyük kavga mülkiyet değil otorite
7:32
etrafında kopar. Yani kim emir veriyor,
7:34
kim itaat ediyor? O hiyerarşi, o güç
7:37
kavgası asıl çatışmanın kaynağıdır. Bu
7:39
güç meselesi bizi doğrudan Pierre
7:41
Burdio'nun o dayane toplum modeline
7:44
getiriyor. Burdio'ya göre toplum
7:46
birbiriyle iç içe geçmiş sosyal,
7:49
kültürel ve ekonomik alanlardan yani
7:51
rekabet pazarlarından oluşur. Ama asıl
7:54
vurucu nokta şu. Tüm bunların üstünde
7:57
diğer tüm alanların kurallarını yazan,
7:59
hiyerarşiyi kuran ve adeta diğerlerini
8:01
iplerini elinde tutan nihai bir meta
8:04
alan var. O da güç alanı. En tepede o
8:07
oturuyor. Peki onca konudan sonra
8:10
Gidens'ın o meşhur yapılanma teorisine
8:12
dayanarak size son ve kışkırtıcı bir
8:14
soru sorayım. Hakikaten siz mi toplumun
8:17
bir eserisiniz yoksa toplum mu sizin
8:20
gündelik eylemlerinizin bir eseri?
8:22
Gidens diyor ki cevap her ikisidi. Evet,
8:25
toplumun o devasa yapısı tarafından
8:28
kısıtlanıyoruz ama her gün o kuralları
8:30
uygulayarak ya da esneterek o toplumu
8:32
bizzat ayakta tutan da biziz. İkisi aynı
8:35
madalyonun iki yüzü. Bir dahaki sefere
8:37
tamamen özgür bir seçim yaptığınızı
8:39
düşündüğünüzde dönüp bu soruyu kendinize
8:41
bir daha sorun. Bu incelememizde bize
8:43
katıldığınız için çok teşekkürler. Bir
8:45
sonrakinde görüşmek üzere.

