Auzef Edebiyat Sanat ve Toplum 2024-2025 Bütünleme Soruları
https://lolonolo.com/2026/04/24/edebiyat-sanat-ve-toplum-2024-2025-butunleme-sorulari/
https://lolonolo.com
Show More Show Less View Video Transcript
0:00
Her gün okuduğumuz, izlediğimiz o
0:02
hikayeler nereden geliyor hiç düşündünüz
0:04
mü? Yani bir zamanlar kahramanlar
0:06
tanrılardı, krallardı. E şimdi şimdi
0:09
kahramanlar biziz. Kusurlu, sıradan
0:12
insanlar. İşte bu bölümde hikaye
0:14
anlatıcılığının bu inanılmaz yolculuğuna
0:16
bakacağız. Roman nasıl oldu da bizim
0:19
yani modern insanın karmaşık hikayesini
0:21
anlatmayı öğrendi? Gelin hep beraber bu
0:24
seribeni takip edelim. Şimdi en temel
0:26
soruyla başlayalım. Hani o meşhur tavuk
0:29
mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan
0:31
meselesi gibi bir şey bu. Sanat mı
0:33
toplumu değiştirir yoksa toplum mu
0:35
sanatı? Bu soru aslında bütün bu
0:37
anlatının anahtarı olacak. Çünkü
0:39
cevabını ararken göreceğiz ki edebiyat
0:42
dediğimiz şey öyle kapalı kapılar
0:44
ardında yaşanan bir şey değil. Tam
0:46
aksine toplumla nefes alıp veren cap
0:48
canlı bir organizma. Evet. Birinci
0:50
kuralımız şu: Sanat asla tarafsız
0:53
değildir. Bunu bir kenara yazalım. Yani
0:55
hiçbir sanat eseri boşlukta doğmaz.
0:58
içinde bulunduğu toplumdan, o toplumun
1:00
inançlarından, kavgalarından, sınıf
1:02
yapısından bağımsız düşünülemez.
1:05
Kısacası her eser kendi zamanının bir
1:07
çocuğudur. Bu fikir sanata bakışımızı
1:10
gerçekten kökünden değiştiriyor.
1:12
Düşünsenize Meksikalı duvar ressamı
1:14
Diego Rivera. Adam sanat sanat içindir
1:17
lafını elinin tersiyle eğitiyor ve diyor
1:19
ki, "Hayır, sanat toplum içindir."
1:22
Fırçasını alıp müzelerden, fil dişi
1:24
kulelerden çıkıyor. Doğrudan
1:26
fabrikaların duvarlarına yani halkın tam
1:28
ortasına resim yapıyor. Onun için sanat
1:31
öyle duvara asılıp bakılacak estetik bir
1:33
obje falan değil. Hayır. Sanat güçlü bir
1:36
ses. İşçi sınıfının, devrimin sesi. Peki
1:40
o spot ışıklarını tanrılardan alıp bize
1:42
yani sıradan insanlara çevirmek için ne
1:45
olması gerekiyordu? Öyle basit bir şey
1:47
değil. Bu devasa bir zihniyet devrimi
1:49
lazımdı. İşte o devrimin adı hümanizm.
1:53
Rönesans'la birlikte bir filizleniyor bu
1:55
akım ve bütün oyunu değiştiriyor. Artık
1:57
sahnenin merkezinde kader, ilahi güçler
2:00
falan yok. Odakta ilk defa insanın
2:03
kendisi var, aklı var, potansiyeli var.
2:05
E bu da doğal olarak sadece toplumu
2:07
değil, anlatılan hikayeleri de kökünden
2:10
sarsacaktı. İşte tam da bu yeni hümanist
2:13
bakış açısından yepyeni hatta radikal
2:16
bir hikaye anlatma biçimi doğuyor.
2:18
Modern roman. Artık sahne tamamen
2:21
sıradan insanın. Biletler bizim için
2:23
kesilmişti. Bu tablo aslında her şeyi
2:25
özetliyor değil mi? Eskiden ne vardı?
2:28
Destanlar, romanslar, kahramanlar ya
2:31
tanrıydı, ya kral ya da pelirinli
2:33
şövalyeler. Her şey idealize edilmiş,
2:36
doğaüstü bir dünyada geçerdi. Ama roman
2:39
çıktı ve adeta masaya vurdu. Hayır dedi.
2:42
Artık hikayenin merkezinde sen varsın,
2:44
ben varım. Hayatta kalmaya çalışan, hata
2:47
yapan, çelişkilerle dolu sıradan
2:49
insanlar var. İnanın bu edebiyat için o
2:51
zamanlar inanılmaz radikal bir adımdı.
2:54
Ve bu devrimin startını kim verdi
2:56
derseniz elbette Servantes Dony Shotla.
3:00
Servantes öyle akıl almaz bir şey
3:02
yapıyor ki okura dönüp adeta göz
3:04
kırpıyor. Kahramanının bir kurgu
3:06
olduğunu hatta bu kitabın nasıl
3:08
yazıldığını filan anlatmaya başlıyor.
3:10
Yani bize diyor ki, "Hey bak bu okuduğun
3:13
bir kurmaca bir oyun." İşte bugün üst
3:16
kurmaca dediğimiz bu teknikle Servantes
3:18
adeta 4üncü duvarı yıktı ve oyunun
3:21
kurallarını yeniden yazdı. İspanya'dan
3:24
çıkan pikaresk roman ise olayı bambaşka
3:26
bir seviyeye taşıdı. Bütün senaryoyu
3:29
aldı. baş aşağıya çevirdi. Düşünün artık
3:32
kahramanlar, soylular falan değil. Tam
3:34
tersi toplumun en alt tabakasından gelen
3:37
kurnaz hayatta kalma ustası pikarolar.
3:40
Bu serseri ruhlu anti kahramanlar bir
3:43
efendiden diğerine hizmet ederken
3:45
aslında o yüce toplumun bütün kirli
3:47
çamaşırlarını, bütün iki yüzlülüğünü
3:50
ortaya döküyorlardı. Resmen bir ifşa
3:52
sanatıydı bu. Hadi şimdi zaman
3:55
makinesine atlayalım ve ileri saralım.
3:57
Rotamız 19. yüzyıl. Burası önemli çünkü
4:00
edebiyat için en fırtınalı, en hareketli
4:03
dönemlerden biri bu. Adeta peş peşe
4:05
devrimlerin yaşandığı bir çağ. İşte o
4:08
yüzyılın edebiyat haritası önümüzde.
4:11
Birbirine bağlı üç büyük durak var.
4:13
Yolculuk romantizmle başlıyor. Yani
4:15
tutkuların, bireysel isyanın ve
4:17
duyguların zirve yaptığı yer. Hemen
4:20
ardından buna bir tepki olarak realizm
4:22
geliyor. Yazarlar adeta beyaz
4:24
önlüklerini giyip sanayi devriminin
4:26
sarstığı toplumu bir mikroskop altına
4:28
yatırıyorlar. Ve son durak işin en uç
4:31
noktası. Natüralizm. Realizmin bir adım
4:34
ötesi. İnsanı neredeyse bir deney faresi
4:37
gibi inceleyen bir akım. Romantizm
4:39
dediğimizde aklımıza ilk gelmesi gereken
4:42
şey duyguların isyanı ve bu isyanın
4:45
manifestosu da kesinlikle Göte'nin Genç
4:47
Verter'in Acıları romanı. Yani toplumsal
4:50
kurallara sıkışmış imkansız bir aşkın
4:52
yarattığı o derin bunalım o dönem
4:54
Avrupa'yı o kadar derinden etkiliyor ki
4:57
insanlar verter gibi giyinip dolaşmaya
4:59
başlıyor. Hatta intiharlara yol açan bir
5:02
salgını yaşanıyor. Düşünebiliyor
5:03
musunuz? Bir kitabın toplumun nasıl
5:05
ateşe verebildiğinin belki de en somut
5:07
örneği bu. Ama romantizmin bu içe dönük
5:10
bireysel fırtınaları sonsuza dek
5:12
süremezdi. Çünkü dışarıda çok daha büyük
5:15
bir fırtına kopuyordu. Sanayi devrimi.
5:17
Fabrika bacaları tütmeye, şehirler
5:19
büyümeye başlayınca yazarlar da artık
5:22
merceklerini bireyin ruhundan alıp
5:24
toplumun kalbine çevirmek zorunda
5:25
kaldılar. 1830'lardan sonra realist
5:29
sahneye çıktı. Onlar adeta birer toplum
5:31
doktoruydu. Stetoskoplarını toplumun
5:34
göğsüne dayıp teşhisi koydular. Vahşi
5:36
kapitalizm, sınız çatışmaları,
5:38
adaletsizlik. Şimdi Fransız realizminin
5:41
iki dev ismi var. Standal ve Bazak.
5:44
İkisinin farkını anlamak için şöyle bir
5:46
benzetme yapalım. Standell elinde bir
5:48
teleskop tutuyor sanki. Bütün dikkatini
5:51
tek bir karaktere, onun ruhunun en derin
5:54
köşelerine, psikolojisine odaklıyor.
5:57
Bazak ise elinde geniş açılı bir kamera
5:59
lensi ile geziyor. Onun derdi tek bir
6:02
kişi değil. Bütün bir toplumsal
6:04
manzarayı, karakterlerin içinde
6:06
bulunduğu ekonomik yapıyı, ait oldukları
6:08
sınıfı yakalamak. Ve geldik işin en
6:11
ekstrem noktasına. Natüralizm. Başrolde
6:14
de Emile Zola var. Zola'ya bir
6:17
romancıdan çok laboratuvarında çalışan
6:19
bir bilim insanı gibi düşünün. Adam
6:21
romanı resmen bir deneye dönüştürüyor.
6:24
Karakterlerini alıyor. Belli genetik ve
6:26
çevresel koşullarını içine bırakıyor.
6:28
Sonra da bir kenara çekilip bakalım soya
6:30
çekim ve çevre bu karakterin kaderini
6:32
nasıl etkileyecek diye notlar alıyor.
6:34
Tam bir bilimsel soğukkanlılık. Peki
6:37
Avrupa'da bütün bunlar olurken bizde
6:40
durum neydi? Bütün bu edebi devrimler
6:42
Osmanlı'ya nasıl geldi? Burada nasıl bir
6:44
yankı buldu? Haydi şimdi rotamızı kendi
6:47
topraklarımıza çevirelim. Aslında süreç
6:50
oldukça basit ve net. Her şey Tanzimatla
6:53
hızlanan batılılaşma rüzgarı ile
6:55
başlıyor. Aydınlarımız önce deli gibi
6:57
Fransız romanlarını çevirmeye
6:58
başlıyorlar. E bu kadar çok okuyup
7:00
çevirince bir süre sonra biz neden
7:02
kendimiz yazmıyoruz diyorlar. Ve işte bu
7:05
çeviriler ilk özgün Türk romanlarının
7:07
tohumlarını ekiyor. Romanın Türk
7:09
edebiyatına giriş hikayesi kısaca böyle.
7:12
Tabii bu ilk romanlar sade bir edebiyat
7:14
eseri değil aynı zamanda tam bir
7:16
kültürel savaş alanı. O dönemin en büyük
7:19
gerilimi ne? Doğu mu, batı mı? İşte bu
7:22
devasa çatışma romanların tam kalbinde
7:24
yer alıyor. Gelenek ve modernite
7:26
kapışıyor. Görücü usulü evlilikle aşk
7:29
evliliği karşı karşıya geliyor. O meşhur
7:32
muhafazakar babalarla batı özentisi
7:34
alafranga zübbe gençler roman
7:36
sayfalarında sürekli bir didme halinde.
7:39
Türk romanının bu kimlik arayışı, bu
7:41
toplumsal meseleleri deşmesi zamanla o
7:44
kadar önemli bir hale geliyor ki artık
7:46
mesele sadece bizim sınırlarımız içinde
7:48
kalmıyor. Düşünün tarih 1959 romanın
7:52
bize gelişinden neredeyse bir asır sonra
7:55
sosyal bilimci Kemal Karpat bu konuyu
7:57
alıp ta Harvard Üniversitesi'nde bir
7:59
konferansta anlatıyor. Bu neden önemli?
8:01
Çünkü bu Türkiye'nin romanının artık
8:04
sadece bize değil bütün dünyaya bir
8:06
şeyler söylemeye başladığının kanıtı.
8:08
Peki biraz daha günümüze yaklaşalım.
8:11
Artık modern romancının görevine. Hala
8:13
topluma teşhis koyan bir doktor mu yoksa
8:16
işin rengi değişti mi? Bu soruya usta
8:18
yazarımız Kemal Tahir çok güzel bir
8:20
cevap veriyor. Diyor ki, "Romancı ne bir
8:23
tarihçidir ne de bir sosyolog. Yani
8:26
görevi sadece çıplak gerçekleri,
8:28
bilimsel verileri önümüze koymak değil.
8:30
Elbette onlardan faydalanır. Ama onun
8:33
asıl sihri o kuru bilgiyi alıp sanatla
8:36
yoğurmak, ona estetik bir ruh üflemek ve
8:38
bambaşka bir şeye dönüştürmektir. Ve
8:41
finali Orhan Pamu'un o harika sözüyle
8:43
yapalım." diyor ki, "Roman yazmak mutlak
8:46
hakikati dikte etmek değildir. Yani bir
8:48
roman size parmağını sallayıp gerçek
8:50
budur diye bağırmaz." Hayır. Roman o
8:53
gerçeğe ulaşmak için çıkılan benzersiz
8:55
bir yolculuğun ta kendisidir. Belki de
8:57
önemli olan varmak değil. o yolculuğun,
9:00
o arayışın bizzat kendisidir. İşte
9:03
tanrılardan ve krallardan bize uzanan bu
9:05
uzun yolculuktan sonra o büyük soruyu
9:08
şimdi kendimize sormanın zamanı geldi.
9:11
100 yıl sonra bizim zamanımıza
9:12
baktıklarında bu çağın romanları bizim
9:14
hakkımızda ve anlatacak. Bizim
9:16
umutlarımızı, korkularımızı,
9:18
kavgalarımızı nasıl yazacaklar? Kim
9:20
bilir? Belki de o büyük hikaye tam da şu
9:23
anda bir yerlerde birileri tarafından
9:25
yazılıyordur.

